İlke ile Köpük ❤️

PS: Bazen 'bi kelime, bi cümle' der geçersiniz.... altındaki hikayeyi bilmeden.

Ben... çok 'geçip giden'lerden değilim. Bilsem de... bilmesem de.



Bu denli değillerdi.

O zamanlar... yeni yeni palazlanıyorlardı.

Ben, 13 yaşındaydım.

Ailemin kararıyla doğduğumdan beri oturduğumuz mahallemizden ayrılmıştım. Arkadaşlarım, anneanne evim, kuzenlerim, tüm bakkal, manav, terzi… Eşiğine menemen testisi gibi sıra sıra dizilip çiğdem meyve suyu eşliğinde sessiz sinema oynadığımız eczane. Hâlâ İzmir’deki en iyi dondurmayı yaptığını düşündüğüm pastane. Maceracılık ve bisiklet parkurumuz, kendimize paten sahası diye bellediğimiz, kuşe kağıda pırıl pırıl baskılı sayfalar gibi girişi mermer apartman... Her şey orda kalmıştı. Benim için 'kiradan eve çıkmanın' anlamı bonnnboştu. (Evet N ile !)

Okulum değiştirilmemiş ama arkadaşlarımla anbean olabilme anlarım saniyelerine kadar çalınmıştı. Üstelik her ne kadar hepsi canım ciğerim arkadaşlarım olsalar da... akşam ezanına kadar sokakta oynadığımız oyunların aralarında; anneannemin ziline basmak, merdivenlerden koşar adım çıkmak, ona kavuşup elinden su içmek en çok benim hakkımdı. Bana ne ! Benim anneannemdi !

İnsan... bağ kurduklarından zor ayrılır. 

Yasın bu versiyonunu, bu kadar ağır ilk 13 yaşımda anladım.

Sitelerle ve birbirine selam vermeyenlerle dolu yeni lokasyonu bana sevdirmek için yapılan oryantasyon çalışmaları faydasızdı. Sırf devam zorunluluğu var diye, oryantasyonun bilmem kaçıncı gününde, "Evet görüyorum, evet baba park var. Evet yiyeceğimizi içeceğimizi alıp piknik de yapılır. Hı hı." babamı eylerken avuç içime bi burun değdi. Islaklığına rağmen hayatımın en sıcak dokunuşuydu.

Güldüm.

Eğildim.

Sevdim.

Voice overda babamın sesi uğultuluydu. Yine de otoritesini hissettim. Önemsemedim... Ellerim simsiyah oldu. Önemsemedimmm :)

Köpeklerden korkan babama inat sevmedim onu. İçimden, kalbimden seçtim de sevdim. O günden sonra hep, mahallenin tam da orasında, avcuma burnunu sokuşturduğu yerinde kavuştuk. "Evin düzenini bozmamam" söylendiği için kapalı balkona ayarladığım piknik tüpü ve tencere düzeneğimde kendimce ziyafetler hazırladım. Haşlanmış kemik sulu ekmekler, lezzet dolu yoğurtlu bulamaçlar Köpük'ün kahvaltısı olabilsin diye servis güzergahımı değiştirmiş, 20 dk erken uyanmayı büyütmemiştim. Sabah yediğiyle aynı şeyi yiyip benden ve yemeklerimden sıkılmasın diye akşam yemeğini başka menü ile sunardım. Gövdesinde gezdirdiğim parmaklarımla sayılan kemikleri beni hem sinir eder, hem elimde kalacak diye korkardım... Dershanede etüt olduğunda akşam yemeği gecikmesin diye 1-2 ders erken çıkardım.

Başarıyı ben Köpük'ün kemiklerinin sayılmayacak olması saydım !

Günlerden bir gün hava İzmir'e göre bile çok kötüydü, otobüs bozuldu. Babam nerde olduğumun telefonunu açtı. Şarjım tam o anda bitti. Köpük'ün yemek saati sarktı... Ta ki sokağın başından siteye koşarak giden ben, yolun yarısında babamla onu görene kadar. Babam eğilmiş, şemsiye altında Köpük’le ilgileniyor… Beni o gün, hesap sormak için aramamış. Çocuğun yemeğine yetişip yetişemeyeceğimi öğrenmek için aramıştı: Anladım... Babam korkusunu bizim sayemizde aşmıştı. Anladım... Babam benim değer verdiklerime değer verirdi, anladım !
Yanlarına gittiğimde teşekkür edip ağladım. "Seni görünce başka bakıyo ama bari karnı doysun diye geldim." dedi. Köpük'e baktım. Babamın haklılık payı vardı... Bu sefer de gülerken ağladım... :)
Mamasını ben gelmeden yemeğe başladığı için özür mahiyetinde bana sokuldu. İnce ruhluydu. Önce teşekkürünü etti. Belki de “çabanı biliyorum, bana karşı endişelerini, üstüme titremelerini anlıyorum” dedi. Ya da bana öyle geldi… Yemeğini bitene kadar yanında kaldık. Eve, babamla kol kola, bir şemsiye altında ve Köpük’ün takibi eşliğinde gittik.

 
O an dünyadaki tüm yanlış şeyleri başarmıştım !

Mutluluktan, yazı yazmaktan, gülümsemekten, coşkudan, sevincimden ne biliyim işte… İçim içimden taştı, uyku saatimden daha geç uykuya daldım. Haliyle sabah da çıkmam gereken saatte çıkamadım. Hızlıca hazırlanıp Köpük’ün mamasıyla evden çıktım. Her zamanki yerindeydi, beni hissedince kuyruğunu sallamaktan kopartırcasına kalçasını salladı. Bu onun en Golden özelliğiydi. Özür diledim. İkimizi çok sevdiğimi söyledim. Dudaklarıma bi kaç dil attı. Muhtemelen o da bizi çok sevdiğini söyledi. Sonra bi anda ciddileşti. Oturdu. Servisin beni aldığı sokağın başına baktı… bana havladı… Ve servis geldi. Kum saati gibi biriydi… ve elbette hepsi gibi çok ama çok zekiydi ! ”Tamam gidiyorum, pati ver” dedim. Sol patisini verdi. Devrimciydi. Tuttuğum patisini ben bırakmadan önce elimi yaladı. Ben de yanağından öptüm. Artık koşmam zaruriydi.

Okullardan, otoritelerden bu yüzden nefret ettim belki… Hep disiplinin, istikrarın, saygının aklınıza gelen her şeyin, zorunluluklarla değil sevgiyle olabileceğine bu yüzden inandım. Okulda geçirdiğim vaktin %1500’ü falan o kadarrrr verimli, mantıklı, makul geçmeliydi ki… o dış dünyanın gürültüsü, Köpük’le yaşadığım anların standart sapmasının bozulması, asıl evimden koparılmam neznimde anca hazmedilebilirdi.

İçimde; anneannemlerden sonra rezalete dönüşen, balığın balık olduğunu kabul etmeden zorrrla onu kuş yapmak isteyen, bile isteye bozulmuş ve Atatürk’ün aksine özellikle araştırmayan, sorgulamayan, düşünmeyen, incelemeyen vb. toplum yaratmak hedeflendiği için oturtulmamış eğitim sistemi ve Türkiye’nin “memleket halinin” iç muhasebesini yapmamın can havli var sandım. Hava yağmakla yağmamak arasında rulet oynuyor gibiydi… Ona da ayrı patrona halil isyanı başlatmıştım: “Aman be ! Yağacaksan yağ, yağmayacaksan yağma yani.” Bulutlara içimden bunda büyütülecek ne var dediğimi hatırlıyorum. Şişmelerini beni de şişirmelerinin sebebini gün içinde anlamadım. Ama öğleden itibaren dar nefes aldım…

Bina dolusu varlığın “mesai doldurduğu” dakikalar, saatler bittikten sonra şükür ki eve yürüyordum. Islık çaldım. Kimse yoktu. Biraz daha hızlandırdığım adımlarım onu bana getirir sandım. Bi daha ıslık çaldım. Uzun ! Aralara öpücük sesleri serpiştirdim en sevdiklerinden ! Tekrarladım. Dakikalarca tekrarladım. Sitenin etrafında dolandım. Gelen gidenin olmaması sinirimi bozmaya başlamıştı. Belki bi şaplak yerdi benden. İlk kez..!

Eve gidip üstümü değiştirip tekrar çıkmaya karar verdim. Sokak lambalarının yetersizliğinden beni görmediğine kendi kendimi ikna etmeye çalıştığım saçma sapan bi fikir ürettim.

Eker teker siteye… bloğa… apartmana girdim. Zamanı yavaşlatma eylemi yapıyor gibiydim. Kimseye hiçbi şey belli etmeden çıkıp gidecektim. Annemler salondaydı. Halının desenlerini tüm çekirdek ailemiz ezberliyordu. Bana söylenen tek bir kelimeden sonra her yer blackout’a düştü ve kulaklarım uğuldadı. “Toplamışlar.”

Gerisini çok hatırlayamadığım saatler ve günler geçirdim.

Ve ne yazık ki… yazının finalini giriş gelişmesi kadar güzel yazamayacak duygulara sahibim.

Yıllarca ve yıllardır; adını Köpük koyduğum için, sabun köpüğü gibi bir anda yüzleştiğim yokluğu, okula gittiğim için, onu yalnız bıraktığım için, evdekilere 'evde kalacak' restime ikna edemediğim için, benim yüzümden diye kendimi dövdüm. Karşısındakilerin onu üzecek, canını yakacak bi sürü şey yaparak onu savunmasız bırakma lüksünü bulduğu için, onlara TEK BAŞIMA gücüm yetmediği için ve onlarla aynı gezegende yaşadığım için, emir verenlerden utandığım için, ses çıkartmayanların, dayanışmaya inanmayanların başına çok kötü şeyler gelsin istediğim için kendi hümanistliğimle çeliştim. Holiganlığımdan ıslık çalmaya heves edip yeni yeni öğrenmişken bir daha hiç çalmadım. Köpük’le bizim dilimizi dudaklarıma mühürledim.

Ben, o günden sonra sıfatlara karşı çıkan, bakışlara inanandım.

Canına yandığım… 

Her neredeysen tek ve en derin yerin, kalbim. 

#4NisanDünyaSokakHayvanlarıGünü

 

 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

seninle biz.

ilkelerim var ve beni satın alamayacaklar anne. sen bile...

flashbackler dönüyo beynimde, dışarda siren sesi var